Acı

Konuyla ilgili daha fazla araştırma yapmak gerekiyordu. Raftan aldığım kitapları masada bırakıp kapıya yöneldim. Çok süslü püslü olmasa da kendince güzelliği olan bu kütüphanede zaman geçirmeyi seviyordum. Genelde bilimsel kitaplar bulunuyordu. ki ben zaten başkalarının hikayeleriyle pek ilgilenmediğimden roman türü şeyler sevmiyordum. Birşeylerin özünü tam olarak anlayabilmek için bilimden faydalanmak bana zevk veren bir durumdu. Dünyayı kimisi sanatla kimisi inançla kavrayıp anlamlandırır benim için tek gerçek bilimsel kitaplarda yazan kesin bilgilerdi diğer her şeye şüphe ile bakmak normaldi. Kış yaklaşırken daha erken kararan ve devamlı yağmur ha yağdı ha yağacak gibi duran havayla beraber içimde kararıyordu. Dünyada yapacak onca şey varken insanların fabrikalarda, bürolarda tıkılı kalması çok anlamsızdı. Toprakta bir çiçek filizleniyordu, uzaklarda bir gezgin ufka umutla bakıyordu, yüzyıllar önce o zaman bambaşka görünen diyarlarda kahramanlıklar yaşanmış medeniyetler kurulup yıkılmıştı. Bunların üzerine koyacak bir şeyim  olması bir yana hayata ve insana dair yeterince şeyi kavrayamamış, deneyimleyememiş olmak düşüncesi artık iyice üzerime geliyordu. Yaşamak mucizesine karşı ekonomik sistemimizin verdiği en makul bulunan cevap 9-5 cumartesi tatil olmamalıydı. Zihinlerimiz yetmiş seksen sene içerisinde çürüyüp gidecek bedenlerimizde hapis iken bedenlerimizde bize uygun görünen iş ortamlarında hapisti. Çünkü hepimiz çok kazanmalıydık, saygıdeğer insanlar olmalıydık hatta bizim kazanmamız yetmiyordu arkadaşlarımızında kaybetmesi gerekiyordu ki değerimiz anlaşılsın. Oysa benim istediğim tek şey kuru toprağa ayak bastığımda gelen katur kutur sesi duymak, yeni biçilmiş çimen kokusunu içime çekmek, uzaklara baktığımda denizi görmekti. En önemlisi de denizdi benim için çünkü deniz sonsuz olasılığa gebedir. Bir kere denize açıldı mı her şeyden önce uzak diyarlar gelir insanın aklına kimse limanda uzun süre durmak istemez. Kiminin aklına eski zaman leventleri gelir. Bunlar kimselere ses etmeden yüreklerinde seferlere çıkarlar usul usul, kimisinin uzaklarda bir bekleyeni vardır. Bunlar muhakkak deniz beni ona götürse ya diye düşünür ama ses çıkarmayan tayfadan değildirler en ketumu bile bir iç çektiğinde gözlerinden işin rengini anlarsınız. Limandan açıldıktan sonra ne zaman deniz sizi sarıp sarmalar, kara gözden kaybolur o zaman hayata bakış açınızda ufak ufak değişmeye başlar ve böylece insanın kendi içine olan yolculuğu da başlar. Bu sadece düşünceyle, bazı duygular hissetmeyle olan bir mücadele değildir. Deniz insanı tarih öncesine götürür bir yelkenlide sergüzeşt veya serdengeçti olarak okyanuslardaysanız en basit ihtiyaçlarınız için bile sıkı bir mücadele vermeniz gerekir. Ruhunuza şekil vermek de ancak bedeni bu şekilde yorduktan sonra mümkündür.  Belkide bu yüzden bir daha dönmedim kütüphaneye. Kapıyı çekip çıktım,  yolculuğum için gerekli gördüğüm kitapları yanıma aldım. Hayatı okumaktansa ona dokunmak daha güzel.

Reklamlar

Mırıldanmak

İçimizde bir şeylerin kıpırdaştığı güzel günlerde veya tüm yaşam sevincimizin boğazımızda düğümlendiği kötü günlerde mantığımızın mücadeleyi kazandığı anlarda ya da tam tersi saçmalayıp kendimizi kaybettiğimiz anlarda hepimizin aslında yaptığı şey bir melodiyi mırıldanmak. Bu melodi ama kesinlikle tamamen bize ait değil. İnsanlar nasıl bir melodi mırıldanacaklarını daha doğar doğmaz ailelerinden, arkadaşlarından, çevrelerinden öğrenmeye başlıyor hatta bazı sesleri doğrudan kendi melodilerine dahil ediyorlar. Mutsuzluk da tam olarak yaratıcılığımızı kaybedip sadece küçükken öğrendiğimiz veya çevremizdekilerden duyduğumuz melodileri basmakalıp bir şekilde tekrar etmeye başlamamızla ortaya çıkıyor. Halbuki her insan kendisine has özellikleri olan ayrı bir evren niteliğindedir. Hayatta mutlu olmak için yapmamız gereken tek şey ise kendi ritmimizi bulmak, kendi melodimizi oluşturmak ve ona biçim vermek. Ne sesinizin çok gür çıkmasına yani meşhur olmaya ne de farklı enstrümanlar kullanıp olabildiğince zengin bir ses çıkarmaya ihtiyacımız var. Sadece kendimiz gibi olsak kafi. Bu melodiyle içimizden gelip dünyanın geri kalanına aktaracağımız en anlamlı şey başkalarından ister istemez etkilense de kimsenin gölgesinde kalmamış benliğimiz olabilir.

Öylesine bakıyordum

En çok sabahın erken saatlerini seviyorum. Hani uyandığınız ilk on dakika o gün yapılacaklar, dünden kalan işler vb sorumluluklar hemen aklınıza gelmez sonradan bir anda hatırlarsınız ya. İşte o on dakikada hayatın anlamı var bence.

İç sesler

Siz hiç güzel bir havada ızdırap çektiniz mi ? Dünyanın en saçma duygusu bu değilse nedir bilmiyorum. Sanki üzülmeyi gerektiren şeyler bana hep soğuk, yağmurlu bir havada gerçekleşirmiş gibi gelir. İlla yağmur olacak hatta. Kar da olmaz. Çünkü pamuk şekere benzeyen kar konu hüzün olunca pek yavan kalır. Yağmur öyle mi ? Gözyaşı gibi birşey zaten. Hem duygusal altyapınız en az medeni bir şehir kadar sağlamsa kar bünyenize dokunamaz, saygı duyar. Aklımda bu gibi deli zırvaları ile yazın bittiği sonbaharın şehrin sakinleri ile flört ettiği bir günde avarelik ediyordum. Sabah haberlerindeki spiker hanım kızın da dediği gibi yazdan kalma bir gündü. Başıma geleceklerden bihaber Karaköyden Tünele binip İstiklal’e çıktım. Evkafta memuriyetim olsa istifa etmezdim. KPSS olmadan devlette iş bulmuş sonra havalar güzel diye istifa ediyor oh valla diye içimden Orhan Veli’ye sitem ettim. İstiklal caddesi son 4-5 yıldır olduğu gibi beton, biraz daha beton, full beton bir şekilde duygusuzca karşıladı beni. Burası çok önce değil ben üniversitede okurken karınca yuvası gibi hareketliydi. Her zaman arkadaşlarını bekleyen, bir yerlere yetişmeye çalışan, neşeli insanlar bulunurdu. Damardaki kan gibi yoğun ve dur durak bilmez bir insan seli mevcuttu. Şimdi ise bu geçmiş günler yüce belediyemizin sağladığı betonla dondurulmuş, geçmişten günümüze sadece beton bir kesit kalmış. Hey gidi diye geçirdim içimden. İstiklal’i hep tam anlamıyla yaşamak, anlamak istemişimdir ama bu artık o canlı dokuya tamamen beton döküldüğü ve Arapça bilmediğim için çok zor gibi. Hal böyle olunca çevremdeki hava kurşun gibi ağırlaştı. Rotamı Nişantaşı’na çevirdim. Belki herşey çok güzel olacaktı bugün ama olduramadık efendim.

Azla yetinenler

İş yerine gitmek için harcadığımız zaman, çalışırken harcadığımız zaman ve uykuyu çıkarırsak tahminim emekli olana kadar her senede sadece 1-2 hafta ”yaşıyoruz” geriye kalan sürede prangalarımız bize eşlik ediyor. Uğraştığımız birçok şeyin yanında pek göze çarpmayan aslında oldukça ciddi olan bu sorunla ilgili olarak son zamanlarda bir yaşam tarzı olarak minimalizm ile ilgili okumalar yapmaya başladım. Türkiye’de çok yaygın olmayan bu yaşam tarzı olabildiğince az eşyaya sahip olmayı, kendine vakit ayırmayı, yaşamla ve doğa ile barışık yaşamayı öğütlüyor. Bu akıma kendini kaptırmış fanatik kimseler sadece 100 eşyaya sahip olma, senede iki kereden fazla alışverişe gitmeme gibi kendi düsturları ile yaşıyorlar. Minimalist yaşam sadece radikal ekonomik kararlarla sürdürülen birşey değil. Minimalist akımı takip edenler birşey alırken ilk olarak ”Hayatıma ne gibi bir değer katacak ? ” sorusunu vicdanen cevaplandırıyorlar. Marka olduğu için ya da sadece ”şirin, güzel” olduğu için birşeyler almak yok. Onun yerine insanın belki de gerçek anlamda sahip olduğu fakat ellerinden kayıp giden tek şey olan zamanı her gün farklı deneyimlerle, anlamlı sosyal ilişkilerle doldurmak var. Az tüketim yapılarak hem çevre dostu bir yaşam sürdürülmüş oluyor ayrıca ekonomik olarak da israfın önüne geçilmiş oluyor. Modern iş hayatı insanı haftanın en az beş günü iş yerine kilitliyor ve ondan haftasonu ”kendini şımartmasını” yeni ve havalı birşeyler tüketmesini istiyor. Olayın çıkış yeri yurtdışı olunca ben de sizler gibi ilk olarak ”Burada olmaz, biz nasıl yapacağız, çok çalışmazsak nasıl yaşayacağız ? ” diye düşündüm. Çok da düşünmeden önemli olanın niyet olduğu sonucuna vardım. Minimalizm yürümeye değer bir yol, bir sonuç değil. Materyal zevkler yerine, farklı tecrübeler insanı daha geliştiren ve daha mutlu eden şeyler. Hayatı sonuna kadar kariyer için yaşamanın pek anlamı yok. Hem demiyorlar mı hayat nefes aldığınız değil nefesinizi kesen anlardır diye. Günde 15 saat işe ayırdığı için sevinçten nefesi kesilen birisini bulmanız zor ama belkide daha az hırs gerektiren bir işte çalışan babanın kızının ilk adımını atarken yanında olması, ya da belki rasgele yola çıkılan bir serüvende nefes kesen bir manzarayla karşılaşmak pekala mümkündür.

Yaşamak dediğin

Televizyonda meşhur birisinin yaşadığı aile dramını izliyordum. Eşi dolandırıcılık suçlamasıyla hapse atıldığından ailesinin çektiklerinden, yaşadığı üzüntülerden dem vuruyordu. Gerçekten zor zaman geçiriyor gibiydi. Neredeyse haftanın her günü evdeki o sihirli kutuyu ne zaman açsam göz yaşlarıyla evimin salonunda bitiyordu. Artık ben de duruma içten içe üzülür hale gelmiştim. Parasını ödeyemediği için villasından taşınmak zorunda kalmış artık boğaz manzarası olmayan bir yerde oturuyordu. Sonuçta attan inip eşeğe binmek zorunda kalmak kadar dramatik ne olabilirdi ? Eşinden boşanacakmış diye duydum en son. Pazar akşamımı daha fazla ziyan etmek istemediğim için dışarı çıktım. Genelde yaptığım gibi yürüyüşümü yapar havamı alır dönerim diye düşünüyordum. On senedir çalıştığım iş yerim artık her şeyiyle hayattaki yerim olmuştu. Sanki hayatta gideceğim başka yön bulamadığım için Altunizadeden metrobüse binip işe gidiyordum. Bir şeyleri değiştiremezsem bile, değiştirebilirmişim veya en azından yerinden oynatabilecekmişim hissi tamamen kaybolmuştu. Sanki birisi verilen rolü oynuyor bende bunu izleyip işte benim hayatım diyordum. Sonuçta dünün düşleri bugünün gerçekleri olmadığı müddetçe, geçirilen zamanın anlamı yok gibi değil mi ? ”İnsan ne ile yaşar ?” demişti Tolstoy. Herkesi ayakta tutan nedir hiç düşündünüz mü ? Sadece kemiklerimiz, kaslarımız, senelerdir hali hazırda ayakta oluşumuz ve bunun böyle devam etmesi mi ?

Böylece düşünürken ağır adımlarla pek anlamadan metrobüs durağına doğru ilerlediğimi fark ettim. Bulunduğum yerin farkına varıp bir an duraksayınca karşımdaki her gün gördüğüm noktadan biraz ileriye kurulmuş yaşlı adamı gördüm.  Kendisi işe gidenlere, avucunu tanımadığı, yabancılara açıyor. Günü çıkarabilmek için dileniyordu. Yüzünü uzun saçları ile gizleyip, çıplak ayaklarını ıslanmaktan çamura dönmüş kartonun üzerine koymuştu. Kim bilir neler yaşamış da bu hale düşmüştü. Biraz merakımdan biraz da belki bir faydam dokunacağından kendisine yanaşıp nasılsın amca hep buradasın bir ihtiyacın var mı diye sordum. ”Ben iyiyim çok şükür” dedikten sonra alçak perdeden ”yağmur bir dursa hele” diye devam etti. Sonradan öğrendiğime göre Hüseyin amca geçirdiği iş kazası sonucu çalışamaz hale gelmiş. Zaman zaman kriz geçiriyormuş. Elden ayaktan düşünce çevresinde de kimsesi kalmamış , en son kızı İngiltere’ye okumaya gittikten sonra ondan da bir daha haber alamamış. Hüseyin Amca meğer fukuralıkla meczupluk arasında gidip gelen bir garip ademmiş. Ben şemsiyemi kendisine siper ederken Hüseyin amca mağazanın vitrinindeki programı işaret ederek ”şu kıza da yazık oldu. Kocası hapse düştü ne yapacak şimdi” diye iç geçirdi. Ben ise bu sırada çoktan televizyondaki boğaz manzaralı villaya dalmış gitmiştim.

Yol

Ayakkabılarımızın yürürken çıkardığı garip sesler eşliğinde
ilerliyorduk. Müzedeki eserlerin arasında binlerce yıl artı iki metre vardı.
‘’Buradan klasik eserler kısmına geçeriz En azından onların heykelleri
birşeye benziyor. Bu arslan heykeli olmamış resmen. Yağmur dinince de
çıkarız herhalde değil mi insan içine karışalım biraz ‘’
‘’Olur’’ diye mırıldandı. Sinan. Ne yapacağımızı pek planlamadan öylesine dışarı çıkmıştık zaten çok geçmeden de yağmur iyice bastırdı.
Sinanla üniversiteden arkadaştık ben sosyoloji bitirmiştim o ise bir yandan çalışırken edebiyatta yüksek lisans yapıyordu. Okul bittikten sonra birçok arkadaşımız gibi bizde önce bizim silahlı kuvvetlere oradan da işsizler ordusuna katılmıştık. Ara sıra hayatın saçmalığı hakkında konuşmaktan başka bir çaremiz olmuyordu. Sadece yüksek sesle söylenebiliyorduk. Onu da anca kendiniz söyleyip yine kendimiz dinliyorduk. Çoğumuz üniversitede büyük kuramlar, tarih, felsefe gördükten sonra okulu gazla bitirip bir baltaya sap olamamıştı. Olanlar da makinede bir dişli olmaktan ve monotonluktan şikayet ediyorlardı. Halbuki okulda ne güzel şeyler vardı. İsyanlar, ilerleme, kültür, insanlığın binlerce yıla yayılan birikimi. Yolun başında böyle olacağını tahmin etse de insan gidecek başka yol bulamayınca olduğum yerde saymaktan iyidir diyip yürüyüveriyor.
İskender’in lahitinin olduğu salona girmiş, mermerin detaylarını hayranlıkla izliyorduk. ‘Çevreden gelen ’Vay be, adamlar yapmış’’ gibi sanat tarihini yiyip yutmuş yorumlar varken bize pek diyecek birşey kalmıyordu. Yan tarafta diğer eserleri inceleyen turist kafilesini görünce yorumların başka anlamları da olduğunu sinanla göz göze gelip birbirimizle paylaşmış olduk.
Çıkalım istersen dememe kalmadan Sinan kapıya doğru yöneldi. Sanırım sıkılmıştı. Güzelliğe karşı verecek yeterli cevabı kendinde bulamayınca eziliyor insan. Kimisi beğendiği güzele dair herşeyi öğreniyor, kimisi kendisini ustaca ifade etmenin bir yolunu buluyor. Kimisi de işte bizim gibi çekip gidiyordu. Binlerce yıldır orada öylece duran mermer bizi beş dakikada azametiyle ezivermişti.
Sinanın arkasından kapıya doğru yöneldim. Yağmur dinmiş mi diye çevreye bakındık. Birer sigara yaktık. Sosyal bir etkinliğe katılan her tiryaki gibi etkinlik sonrası kapıda sigara yakma durumumuz vardı. Çünkü sigaraları yakmasaydık müze ziyaretimiz havada kalacak, tam anlamıyla bitmiş olmayacaktı.
Kafası kırılmış heykelin arkasına çıkıp kendince poz veren çocukları kovalayan güvenliğe gülerken, bahçeden kapıya doğru yollandık. Hava güzel olacağa benziyordu. Bu sene kış geç gelecekti sanki. Gülhane parkının oradan Eminönü’e oradanda vapurla vatanımıza dönmeye karar verdik. Karşının taksisi hissiyatı insanın yakasını bırakmıyor gittiğimiz her yere Kadıköyü de götürüyoruz. Sinan iki haftadır okula pek uğramıyordu. Memur olarak ataması yapıldığından beri pek boşlamıştı herşeyi, aradığı sakin limanı bulmuş daha demir almaya niyeti yok gibi görünüyordu.
Vapurda havadan sudan, eski arkadaşlardan biraz lafladık. Yağmur sonrası açan güneş herkesi neşelendirmiş gibiydi. Ben de neredeyse yarın işe gideceğimi unutacaktım. İşimi pek sevmiyordum ama şikayet etmeye hakkım yoktu. Okuduğum bölüme rağmen kısa sürede bir iş bulabilmiş olmam çoğu çevrede vakay-ı hayriye olarak görülüyor Konu dönüp dolaşıp bir yerlere gelebileceğime geliyordu. Nereye gelecektim ne olacaktım pek haberim yoktu. Umurumda da değildi. Şu an için Kadıköy’e gidiyor olmak yeterliydi. Çünkü Kadıköy demek yarın saat tekrar 8’den saymaya başlayana kadar özgürlük demekti. Yine sıkıcı bir sürü sunumla uğraşmak vardı. Sosyometri çalışmaları yapıyordum. Öğrendiğim herşey bunun içindi. ‘’Pazar araştırması yap, karşındakileri anla ki daha çok satalım. ‘’ Bilgimi atom bombası yapmak için kullanıyor olmasam da içim pek rahat değildi.
Kadıköy’e gelince rıhtımdan yukarıya doğru çıkmaya başladık. Hayat güzeldi yani en azından fena olmamalıydı. Gerçi kimisiyle karşılaştırıldığında bizimki sürdüğümüz hayat deneme sürümü gibi kalıyordu ama olsun. Yaptıklarımız yapabileceklerimizin garantisidir temennisiyle mutlu olmayı da biliyorduk. Her zamanki yerimize gelince oturacak yer aradık. Gizemle, Ferit de geleceklerdi. Pek beklemeden iki kahve söyleyiverdik hemen. Sinan söylemek istediği şeyi pek uzatmadan lafa girdi bellki bir süredir aklında nasıl diyeceğini tasarlıyordu. ’’Yoğun bir dönem geçiriyorum. Karnım ağrıyordu yani hani stresten ‘’ eee diye merakla cevapladım. ‘’Stresten değilmiş sanırım, bir parça aldılar karaciğerimden biyopsi işte, sonuç iyi değil kansermişim, kemoterapiye başlıyorum haftaya.’’ Sinan cümlesini bitirirken kahvelerimiz ve Gizemle, Ferit geldiler. Ben tepkisiz olduğum yerde kalmıştım. Sinanda bana bakıyor nasıl bir tepki vereceğimi gözlemliyor gibiydi. Böyle garip bir sessizliğin ortasında, boş boş bakışırken önce bizimkilerle merhabalaşıp öpüştük. Az önce herşey güzelken bir anda tüm renkler solmuş, güzel hava ayrı bir ıstırap verir hale gelmişti.
Ferit ne oldu diye araya girene kadar garip bir sessizlikte öylece oturduk. Söyleyecek doğru kelimeleri bulmak zordu. Sinan zorlukla bana verdiği haberi tekrarlayacak durumda olmadığından ben durumu anlatmak zorunda kaldım. Şaşkınlığın ardından herkes kendi çıkış önerisini sundu. Sonuçta kemoterapinin gidişatına göre endişelenmeye, henüz başlangıç seviyesinde olduğundan sorun olmayacağına karar verdik. Sinan da ikna olmuş, biraz rahatlamış gibiydi. Gizem özellikle psikolog olduğundan bu tür şeyleri iyi beceriyordu. Modaya doğru yürümeye başladık. Kimse pek birşey demiyordu. Konuştuğumuzda da kalabalıktan şikayet etmek, yeni açılan bir iki cafe gibi havadan sudan şeylerden bahsettik. Sahilde yeşile pike serip ıslaklığa pek aldırmadan oturduk. Endişeli bir bekleyişimiz vardı artık. Konunun ağırlığından ötürü herkes başka şeylerden bahsediyordu sanırım durumu kavramak için buna ihtiyacımız da vardı. Sinanın kemoterapisi bittikten sonra beraber bir yerlere gitmeye karar verdik neresi olursa artık.
Feritin babası oto tamircisiydi. Elinde ödünç alabileceğini belirttiği biraz külüstüre kaçan bir minibüs vardı. Bir anda hepimize çok parlak gelen bu fikri hayata geçirmeye karar verdik. Yaklaşık 1 ay sonra doktor kararıyla Sinanın böyle birşeye kalkışması mümkün olabilirdi. Ferit çalıştığı çağrı merkezinden, ne kadar sıkıldığını anlatırken Gizem de ama daha iyi bir işinin olduğunu da hissettirmeden belirterek benzer şikayetlerle mimarlık yapmaktan sıkıldığını tüm gün oturup 10 saat proje çiziminden başka birşey yapmadıklarını anlatıyordu. İnsanların daha hava aydınlanmadan kalkıp geldikleri yerde mutlu olmaları pek mümkün değildi zaten. Gezi planımız için İşi bırakma veya izin alma durumları vardı. Bende ona göre ayarlamalarımı yapacaktım. Ertesi gün Sinan kemoterapiye başladı. İş çıkışı yanına gittiğimde nasılsa dökülecekler diye çoktan saçlarını kestirmişti bile. Onu öyle görünce pek mantıklı birşey diyemedim. Normalde hayat dolu birisi olmasa da mutlu bir adamdı sayılırdı. Kendine göre herkesin ilgilenmediği uğraşları vardı. Mesela uçurtmalarla çok ilgiliydi çocukluğunu buluyormuş onlarda. Sadece uçurmakla yetinmez gerekli malzemeyle kendisi de uçurtma yapardı.
Böyle bir adamı bu halde görmek garipti. Hayata karşı gülümseyerek kaybediyorduk hepimiz ama bunu bariz olarak görmek başka bir histi.
Abi naber, iyilik ya sen ne yapıyorsun saçlar yakışmış diyerek bir patavatsızlık yaptım.
Sinan kırdığım pota aldırmadan elini kafasına götürdü ve havadar oldu diye ekledi. Bundan sonra bir köşede oturup gezimizi planladık. Ferit minibüsü kesin olarak ayarlamıştı. Karayoluyla gidilecekti. Göre göre gitme imkanımız oluyordu böylece. Gizemde işinden izin alabilmişti bir ara istifa edicem yeter artık dediyse de senelik izine tav olmuştu. Ferit daracık yerde 10 kişi çalışmaktan bıkmış dayanamayıp okkalı bir şekilde istifasını vermişti. Anlattığın göre takım lideri kadınla tuvalet molası yüzünden 3 dakika gecikince takışmış. Bu hareketler uyumu bozuyormuş. Sinana bu şartlar altında gezinin kesinleştiğini artık herşeyin ona bağlı olduğunu anlattım. Sevinir gibi oldu ama henüz ilk seans olmasına rağmen biraz halsiz düşmüştü. Psikolojik olarak da oldukça zor bir durumdu Sinan için. Bu yaşına kadar çeşitli dallarda spor yapmış, güçlü kuvvetli bir çocuktu. Bir anda güçten düşmek kolay kaldırabileceği birşey değildi. Tedavisi bittiğinde birisinin koluna girmesi gerekmişti. Tedavi hastalıktan beter diye söylendi. Teselli edecek birşeyler aradıysam da bulamadım. Benden bir rolü oynamam, belirli birşey söylemem gerektiği anlarda elim ayağıma dolaşır ne yapacağımı bilemem. Yine böyle olmuştu, bedenen oradaydım ama aklım çoktan başka yerlerdeydi. Alık alık baktığımı gören Sinan geç seni de tedavi etsinler diye güldü. Sevinmiştim biraz en azından mizah yeteneğini kaybetmemişti.
Biraz yan yana oturduk. o koltuğunda yanında serumlaydı bende diğer hastaların yanında bir sandalyeye tünemiştim. Televizyonda felaket haberleri veriliyordu. Ülkede can sıkıcı olmayan haber niteliğinde birşey zaten olmuyordu. Bu kadar sıkıntıdan sonra benim beklediğim ya ‘’Hepimize piyango’’ çıktı gibi bir haberdi ya da ‘’ İki gündür aralıksız yağan yağmur tüm pisliğimizi temizledi şehir tertemiz oldu. Tüm günahlarımız silindi gitti.’’ gibi bir haber.

Bulut

Rayların üzerinde yağ gibi ilerliyorduk. Bu son çıkan trenlerde öyle çocukluğumdaki gibi yok efendim kara dumanmış, sağa sola sallanmaymış, gıcır gıcır, tıngır mıngır sesler gibi bir durum yoktu. Son sürat gidiyorduk. Hızdan ötürü camdan dışarı izlemek pek mümkün olmuyordu. Treni izleyen öküz varsa da midesi bulanıyor olmalıydı. Vay be adamlar yapmış abi diye gurur duymaya vaktim olmadan trenden indim. Geçen senelerin değiştiremediği şeyler de vardı. Kavuşmayı bekleyen insanlar, camdan el sallayanlar hala gardaydılar sadece artık kara trenin gecikmesi belki hiç gelmemesi gibi bir durum yoktu. Gardan çıkıp kendimi sahile attım. Hava zaten yapış yapışken hiç öyle özlem, sevgi falan gibi duygular yaşayacak halim yoktu. Yanımdaki emekli olduğunu tahmin ettiğim çift havanın neminden konuşuyorlardı. Demek ki 80 yıl 10 ay 3 hafta 2 günlük dahi olsan nem mühim hacı.
Medeni insanlar gibi, belediyemizin bize sağlamış olduğu banklarda oturmayı red ettim ve kenarda kendi başına buyruk bir şekilde varlığını inadına sürdüren yeşil alana boylu boyunca uzandım. Deli gibi acıkmış olmamdan mütevellit görüp tavuk dürüme benzettiğim bulut beni abuk sabuk düşüncelere sevk etti. Neden Ankara’yı bırakıp İstanbul’a gelmiştim. Yarın otuzuma basacaktım. Hayatımda yaprak kıpırdamıyordu. Acaba tüm bunlara değer miydi ?
Tren yolculuğum küt diye bitince yolda ince ince düşünerek çözüme ulaştırmayı planladığım bu sorularda İstanbula kalmıştı. O kız kimdi ? , Yen işim nasıl olacaktı ? , Bu sıcağın küreselleşmeyle ne kadar ilgisi vardı ? , Starbucks diğerlerine göre sadece marka değerinden ötürü mü pahalıydı yoksa farklı birşey yapıyorlar mıydı ?
Halbuki kara trende gitseydim ne starbucks sebepsiz yere kazık kahve satıyor olacaktı ne de o kızın kimliği ile ilgili kafamda soru olacaktı. Önce ince ince düşünecektim sonra ipe dizecektim tüm sorularımı.

Mutluluk ve Ceza

Berlin’de sırasını savan bir mayıs akşamı yerini geceye bırakmıştı. Saatin geç olduğunu fark ettikten sonra bir nebze kendime gelir gibi oldum. Saatlerdir elimde bira bardağıyla yoldan gelen geçenleri izliyordum. Gereksiz düşüncelerle kendimi oyalıyor eve geri dönmek zorunda olduğum gerçeğinden türlü bahanelerle uzaklaşmaya çalışıyordum. Berlin yaşanılan bir şehirden çok özenle planlanmış bir film setine benziyordu. Sanki birisi herşeyi düşünmüş en ince noktasına kadar planlamıştı. İlk başta çok sevdiğim bu özellik yıllar geçtikçe kafamda kendimce araştırma konusu olarak da dikkatimi çeker olmuştu. Endüstrinin bu kadar ileri gittiği bir yerde herhalde insanlarda hayatlarını olabildiğine rasyonel yaşıyor olmalıydılar. Neyin nerede duracağı, saat kaçta kimin nerede olacağı o kadar kesin çizgilerle belliydi ki bu artık bu ülkede yaşayanların karakter özelliği olmuştu. Amaçsızca boş durmak burada yaşayan insanların anlayamacağı birşeydi, iş çıkışı eğlenmeye bir yerlere gitmeleri bile bir şekilde yapılması gereken olarak algıladıkları bir durum olarak günlük mesainin uzantısı gibiydi. Son yudum biramı da içtikten sonra yerimden ağır adımlarla kalktım. Garsonu falan bekleyecek halim yoktu. Kasaya doğru yöneldim. Yazılı olmayan bir kural icabı bu mekanda hesap garson tarafından hep masada alındığından yüzüme az sonra kaçacakmışım gibi şaşkın ve tedbirli bir şekilde baktılar. Cebimde takıntılı bir şekilde önceden hazırladığım parayı bırakıp çıktım. Mayıs ayını andırmayacak bir şekilde sert bir rüzgar esiyordu. Ellerimi ceplerime sokup tren istasyonuna doğru yürümeye başladım. Tren istasyonları şehrin her açıdan merkezi konumundaydılar. Rayla yapılan her türlü ulaşım şehir merkezlerinde ki bu istasyonlardan başlıyordu. Istasyonun her yerinde elektronik levhalarda trenin perona ne zaman geleceği belirtilmişti. 1-2 dakika gecikme meraklı bakışlara 3-4 dakika gecikme ise homurtulara neden oluyordu. Kendi kendime kara tren gecikir belki hiç gelmez diye söylendim. Sırıtmama anlam veremeyen Alman hanım teyze farklı görünüşümden de ötürü olsa gerek arkasını dönüp birkaç adım uzaklaştı. Vagondan içeriye adımımı atıp boş bulduğum bir yere oturdum. Bindiğim vagon kaldığım semtin hikayesinin özetiydi. En köşede umursamaz tavırlarıyla afrikalı göçmenler oturuyordu. Karşılarında tren istasyonu yakınında her gün gördüğüm asyalı çiçekçi kız daha bir çok göçmen birkaç da Alman. Yaşanılacak hayattan çok yerine getirilmesi gereken görevi olan insanların bindiği trenden inip kaldığım yerin yolunu tuttum. Odama girdikten sonra kendimi pek de şık olmayan bir hareketle yatağa bırakmışım. Sabah yüzümdeki çarşaf izi ve ben gözümüzü açar açmaz başucumdaki uçak biletiyle karşılaştık. Henüz iki saatim vardı ve eve dönmeliydim.

Park

Ben de çoğu vatandaş gibi ne yapacağımı bilemeyince gidip bir çay koydum. Çayı koyunca sanki hayat daha güzel, pastel renkler daha bir pastel, kuşlar daha bir cikcikli oluyordu. Yağmur dindikten sonra çay bardağımı dönerci Hulusiye verip tok bir eyvallah sesini müteakip otobüs durağından ayrılıp yürümeye başladım. Yağmur duruldu gökkuşağı olmuş mudur lan acaba diye aval aval sağa sola bakınırken gökte aradığımı yerde buldum. Arabanın tekinden yakıt sızmış. Yoluma parka doğru belki ağaç altında kuru bank kalmıştır diye devam ettim. Yine Pazar gününün kıymetini akşam sekiz olana kadar anlamayacaktım. Boş beleş işler peşindesin oğlum Metin diyip bulduğum hafif ıslanmış banka, kot pantol kalın zaten ya diye düşünerek oturdum. Refleks haline geldiği için telefonuma davranıp şöyle bir bakındım. Herkes çok mutluydu herkes çok geziyordu, sokakta hayat vardı veya kitabın yanında kahve, rakının yanında balık vardı. ”Sigortayı asgariden yatırıyorlar abi ya” diyen kimse yoktu bu dünyada. Parka gelip telefona kilitlenip kalıyorum çimen kokusu falan ne güzel aslında diye geçirdim içimden. Abuk sabuk şeylere vakit harcarken kaçırdığım trenlerin haddi hesabı yoktu. Kotumun sandığım kadar kalın olmadığını anlayınca yerimden kalktım. Mevsim bahar olduğu için insanlar yağmurun dinmesiyle beraber tekrar sokağa doluşmuşlardı. En zeki torun benim, en kötü hastalık benim diye birbiriyle sidik yarıştıran teyze kabilesinin yanından ibret alarak geçtim. Daha iki haneli yaşına gelmemiş çocuklara özenerek baktıysam da en küçüğünün yanında duran annesi için üzüldüm. Çocuğun üstü başı leş gibi çamur olmuştu. O kir nasıl çıkacaktı ?
Kafamda bu cümleyi kurar kurmaz yaşın artık kemale ermediyse de o istikamete doğru hızla yol aldığını bir kez daha dehşetle idrak ettim. Parkın köşesine gelirken rotayı kırıp sahile insem mi diye geçirdim içimden. Tam o arada ortaokul arkadaşım Sefayı gördüm. Üzerinde Doktor değiliz ama hayranımız çok yazılı bir tshirt olan Sefayı yaşadığı son on beş yıl teğet geçmiş olmalıydı. Bana doğru yürümeye başlayınca hızlıca başımla selam verip bizim semtin yolunu tuttum. Hayat kısaydı bir günü daha en az günün beni öldürdüğü kadar öldürmüştüm.