Özgürlüğün tüketimi

 

Satın aldığımız kaç şeye ihtiyacımız var ? Gerçekten ihtiyacımız olduğu için mi alışveriş yapıyoruz ya da iyi bir indirim yakalamak yeterli mi ? Videoda Jose abimizin dediği gibi biz aslında birşeyler alırken parayı değil, zamanımızı  dolayısıyla özgürlüğümüzü harcamış oluyoruz. Çünkü zengin azınlıktan değilseniz, yani yaşamak için çalışmak zorundaysanız sadece vaktinizi satarak para elde edebiliyorsunuz. Dolayısıyla her alışveriş için harcanan para ömrünüzden giden zaman demek.

Yani telefondan instagrama girebilmek için varoluşunuzun 200-300 saati gidiyor. İlginç değil mi ?

Reklamlar

Klasiklere pek inanmıyorum

Sizi bilmem ama ben ”Rus klasiklerini okuyacağım. Bu adamın eserini bilmem lazım. Bu kitabı herkes okuyormuş” diye çok uğraştıysam da aradığım tadı çoğu zaman bulamadım. Baktım olacak gibi değil. Çok ısınamadığım kitaba başlasam bu sefer de bitirmek için vicdan yapacağım. Kitabı uzanması güç raflardan birine koyup gündemimden uzaklaştırdım. Suçu böylece mobilyaya yüklemiş oldum. O rafa ulaşmak daha kolay olsa okuyacaktım o kitapları. Hayır boyum kısa değil fakat hayat kısa be abi.

Yani ne bileyim herkes okuyor herkes yapıyor diye birşeyleri yapmak saçma geldi. Hem siz Rus klasiklerini okudunuz da ne oldu iyi mi oldu ? Tamam iyi oldu ama ezberden Allah aşkına iki karakter ismi söyle bana. Alexandr Gıybetov Goygoyeviç nedir hocam ? Bu adamların hepsine mi nüfus müdürü gıcıkmış ? Bunlar nasıl isimler ? Bunlarda ÖSYM yok mu sınavda kutucukları nasıl doldurmuşlar biri bana söylesin ? Yok yani ben olduramadım bu işi. Ha hiç mi okumadım yok ucundan bulaştım biraz. En sevdiğim Rus romanı Oblomov mesela. Romanın 200-300 sayfası yataktan çıkmayan sonrada genel olarak pişman olan bir karakter. Neden sevdim kendimi mi buldum bilmiyorum ama güzeldi işte. Bir de Mihail Bulgakov’un Köpek Kalbi güzel. Şöyle birşeyler yazsam manevi tatminden overdoz olurum yeminle. Neticede bence herkesin nasıl kendi melodisi, şarkısı varsa bir yerlerde okunmayı bekleyen kitabı da var. Parmak izlerimiz bize özelken şarkılar ve kitaplarda da en azından biraz şahsa mahsusiyet olmalı diye düşünüyorum. Çünkü bunlar bir yerden sonra biraz da duygusal düşünülen hususlar. Bir cümle sizi yirmi yıl geriye çocukluğunuzda okuduğunuz bir kitaba götürebilir. Ya da bir mırıltı duyarsınız hoop 93 yazında arkadaşlarınla yazlıktasın. Konu geçmiş ve hafıza olunca bir de koku hafızası var tabi…

Başka yaşamlar

Elimizde zaman makinesine en yakın şey olarak geçmişten bugüne gelen yaşlı insanlar var. Tarihi bir olay tartışılırken bir arşiv belgesinden, gazetelerden, kitaplardan ve her türlü diğer kaynaktan daha çok merak edip kulak vermek istediğim şey ”ben oradaydım.” diyen insandır. İzmir’de işgalcilere ilk kurşun atılırken orada olan insan, Berlin Duvarı yıkılırken orada olmakla kalmayıp kendisi de duvara balyozla girişen insanın diyecekleri her zaman kuru belgelerden daha canlı olacaktır. Tarih öğrenimine insanı iten en önemli etkenlerden birisi de bu. İnsan hayatı veya başka şeyleri anlamlandırabilmek için kuru kitaplar, makaleler okumak yerine yaşanmışlık arayabiliyor. Bence bir yerde toplumda da iyi kötü bir bilinç oluşmuşken en önemli olan derin off çektikten sonra bize o günleri anlatacak ihtiyarları bulmak, onları üzmemek.  Sonra gerekli gazı verip konuşmasını sağlamak. Söylediklerinden üçte biri abartma olsa üçte biri yalan olsa kalan üçte bir için bile değer. Adam geçmişten gelmiş bir kere Zaman makinesi yahu.

Günaydın olsun mu ?

Sabahları günaydın demeyi seven veya pek başarabilen bir insan değilim. Tüm günü okulda veya işyerinde geçirdikten sonra eve uyumaya gidip ertesi sabah güleryüzle kocaman bir ”Günaydın” diyen insanları anlamıyorum. Sadece 9-10 saat kadar görüşmedik. Bunun 2-3 saatini yolda gidip gelirken geçirdin gerisini de büyük oranda uyudun arkadaşım. Yani bence bu durumu kotarmak için ”Merhaba” denilse yeterli olur. ”Günaydın” kendi içinde bir umut, değişim barındıran bir kelime gibi gelir bana. Hem şu saatlerin değiştirilmesiyle çoğumuz artık günümüz aydınlığa kavuşmadan kalkıp koşturmacaya başlıyoruz. İlk başta neden Günaydın demediğimi veya diyemediğimi merak ediyordum. Meğer sorun bende değilmiş. Bu şekilde gelip geçen günleri duygusala bağlamadan kotarmak yeterli. O yüzden benden sadece bir merhaba, merhaba. Gerisi yok. O fincan filtre kahveyi de yavaş ve sakince aldığın yere bırak arkadaşım seni beni anca ince belli bardakta, tavşan kanı çay paklar.

Acı

Konuyla ilgili daha fazla araştırma yapmak gerekiyordu. Raftan aldığım kitapları masada bırakıp kapıya yöneldim. Çok süslü püslü olmasa da kendince güzelliği olan bu kütüphanede zaman geçirmeyi seviyordum. Genelde bilimsel kitaplar bulunuyordu. ki ben zaten başkalarının hikayeleriyle pek ilgilenmediğimden roman türü şeyler sevmiyordum. Birşeylerin özünü tam olarak anlayabilmek için bilimden faydalanmak bana zevk veren bir durumdu. Dünyayı kimisi sanatla kimisi inançla kavrayıp anlamlandırır benim için tek gerçek bilimsel kitaplarda yazan kesin bilgilerdi diğer her şeye şüphe ile bakmak normaldi. Kış yaklaşırken daha erken kararan ve devamlı yağmur ha yağdı ha yağacak gibi duran havayla beraber içimde kararıyordu. Dünyada yapacak onca şey varken insanların fabrikalarda, bürolarda tıkılı kalması çok anlamsızdı. Toprakta bir çiçek filizleniyordu, uzaklarda bir gezgin ufka umutla bakıyordu, yüzyıllar önce o zaman bambaşka görünen diyarlarda kahramanlıklar yaşanmış medeniyetler kurulup yıkılmıştı. Bunların üzerine koyacak bir şeyim  olması bir yana hayata ve insana dair yeterince şeyi kavrayamamış, deneyimleyememiş olmak düşüncesi artık iyice üzerime geliyordu. Yaşamak mucizesine karşı ekonomik sistemimizin verdiği en makul bulunan cevap 9-5 cumartesi tatil olmamalıydı. Zihinlerimiz yetmiş seksen sene içerisinde çürüyüp gidecek bedenlerimizde hapis iken bedenlerimizde bize uygun görünen iş ortamlarında hapisti. Çünkü hepimiz çok kazanmalıydık, saygıdeğer insanlar olmalıydık hatta bizim kazanmamız yetmiyordu arkadaşlarımızında kaybetmesi gerekiyordu ki değerimiz anlaşılsın. Oysa benim istediğim tek şey kuru toprağa ayak bastığımda gelen katur kutur sesi duymak, yeni biçilmiş çimen kokusunu içime çekmek, uzaklara baktığımda denizi görmekti. En önemlisi de denizdi benim için çünkü deniz sonsuz olasılığa gebedir. Bir kere denize açıldı mı her şeyden önce uzak diyarlar gelir insanın aklına kimse limanda uzun süre durmak istemez. Kiminin aklına eski zaman leventleri gelir. Bunlar kimselere ses etmeden yüreklerinde seferlere çıkarlar usul usul, kimisinin uzaklarda bir bekleyeni vardır. Bunlar muhakkak deniz beni ona götürse ya diye düşünür ama ses çıkarmayan tayfadan değildirler en ketumu bile bir iç çektiğinde gözlerinden işin rengini anlarsınız. Limandan açıldıktan sonra ne zaman deniz sizi sarıp sarmalar, kara gözden kaybolur o zaman hayata bakış açınızda ufak ufak değişmeye başlar ve böylece insanın kendi içine olan yolculuğu da başlar. Bu sadece düşünceyle, bazı duygular hissetmeyle olan bir mücadele değildir. Deniz insanı tarih öncesine götürür bir yelkenlide sergüzeşt veya serdengeçti olarak okyanuslardaysanız en basit ihtiyaçlarınız için bile sıkı bir mücadele vermeniz gerekir. Ruhunuza şekil vermek de ancak bedeni bu şekilde yorduktan sonra mümkündür.  Belkide bu yüzden bir daha dönmedim kütüphaneye. Kapıyı çekip çıktım,  yolculuğum için gerekli gördüğüm kitapları yanıma aldım. Hayatı okumaktansa ona dokunmak daha güzel.

Mırıldanmak

İçimizde bir şeylerin kıpırdaştığı güzel günlerde veya tüm yaşam sevincimizin boğazımızda düğümlendiği kötü günlerde mantığımızın mücadeleyi kazandığı anlarda ya da tam tersi saçmalayıp kendimizi kaybettiğimiz anlarda hepimizin aslında yaptığı şey bir melodiyi mırıldanmak. Bu melodi ama kesinlikle tamamen bize ait değil. İnsanlar nasıl bir melodi mırıldanacaklarını daha doğar doğmaz ailelerinden, arkadaşlarından, çevrelerinden öğrenmeye başlıyor hatta bazı sesleri doğrudan kendi melodilerine dahil ediyorlar. Mutsuzluk da tam olarak yaratıcılığımızı kaybedip sadece küçükken öğrendiğimiz veya çevremizdekilerden duyduğumuz melodileri basmakalıp bir şekilde tekrar etmeye başlamamızla ortaya çıkıyor. Halbuki her insan kendisine has özellikleri olan ayrı bir evren niteliğindedir. Hayatta mutlu olmak için yapmamız gereken tek şey ise kendi ritmimizi bulmak, kendi melodimizi oluşturmak ve ona biçim vermek. Ne sesinizin çok gür çıkmasına yani meşhur olmaya ne de farklı enstrümanlar kullanıp olabildiğince zengin bir ses çıkarmaya ihtiyacımız var. Sadece kendimiz gibi olsak kafi. Bu melodiyle içimizden gelip dünyanın geri kalanına aktaracağımız en anlamlı şey başkalarından ister istemez etkilense de kimsenin gölgesinde kalmamış benliğimiz olabilir.